|
1- Kur'an-ı Kerim, insanları tevhide ve peygamberliğe inanmaya davet etmesinin yanında Peygamber (s.a.v.)'in zamanında yaygın olan dinlerin ve fırkaların önemlilerine de değiniyordu. Onlara cevap verip sözlerini çürütüyordu. Şirkin her çeşidini göstererek cevap veriyordu. Yıldızları ilah olarak kabul eden ve yıldızlara ve putlara tapıp onları Allah'a ortak koşan müşriklere, peygamberliği ve Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini, öldükten sonra dirilip hesap vermeyi inkâr edenlere, İsa (Aleyhisselam)'ı ilah veya Allah'ın oğlu olarak görenlere de cevap veriyordu. Hatta bundan da öte Rasulullah (s.a.v.)'e onlarla mücadele etmeyi emrediyordu.
"Onlarla en güzel şekilde tartış."
"Ehli kitap ile en güzel şekilde mücadele et."
Rasulullah (s.a.v.)'in hayatı müşriklerle, ehli kitapla, bütün kâfirlerle yapılan fikri çatışma ile doludur. Onun hem Mekke'de hem de Medine'de fert fert, toplu olarak ve heyetler halinde kâfirlerle tartıştığı, mücadele ettiğine dair bir çok olay rivayet edilmiştir. Bu açık fikri mücadeleyi müslümanlar, Kur'an ayetlerinden ve Rasulullah (s.a.v.)'in hadislerinden ve davranışlarından okuyorlar ve duyuyorlardı. Bu nedenle de onların başka dinlerden olanlarla tartışmaları ve onlarla fikri çatışmaya girmeleri, mücadele etmeleri doğaldı. Çünkü İslâm dininin hükümleri onları mücadeleye çağırıyordu. Küfürle yapılan çatışmanın ancak fikri çatışma, mücadele ve tartışma ile meydana gelmesi İslâm davetinin tabiatındandır.
Çatışmanın akli açıdan ele alınmasına gelince: Bizzat Kur'an'ın kendisi aklı kullanmaya çağırmış, akli delillerle ve hissedilen burhanlarla gelmişti. Akidesine yapılan çağrıyı da nakle değil ancak akla dayandırdı. Bu nedenle çatışmanın ve mücadelenin akli açıdan yapılması, davetin tabiatı ile vasıflanması elbette ki kaçınılmaz bir şeydi.
2- 'Nistur Hıristiyanları' ve benzerlerinden kaynaklanan din felsefesi ile ilgili konular müslümanlar arasına sızdı. Müslümanlar Aristo mantığını tanıdılar. Bir kısım müslümanlar felsefi kitaplarla tanıştılar. Bir çok felsefi kitap, önce Yunanca'dan Süryanice'ye ardından da Arapçaya tercüme edildi. Daha sonraları ise doğrudan Yunanca'dan Arapçaya tercüme edildi. Felsefi düşüncelerin İslâm dünyasına girmesine de bu tercümeler yardımcı oldu. Bir takım din mensupları özellikle de Hıristiyanlar ve Yahudiler Yunan felsefesi ile silahlandılar. Ülkeye felsefi düşünceleri soktular. Bütün bunlarla İslâm toplumunda felsefi düşünceler yer buldu ve müslümanlar da bu düşünceleri incelemeye koyuldular.
İşte bu iki faktör;
1- İslâm hükümleri ve mücadele hakkındaki İslâmi fikirler,
2- Felsefi düşüncelerin varlığı, müslümanları mücadelelerinde ve tartışmalarında akli ve felsefi düşünceleri araştırmaya, öğrenmeye ve onları malzeme olarak kullanmaya sevk etti. Ancak bunların hepsi kapsamlı bir felsefi çalışma olmayıp, Hıristiyanlara ve Yahudilere cevap vermek için felsefi düşünceler üzerinde yapılan çalışmalardı. Çünkü müslümanlar ancak Yunan filozoflarının düşüncelerini öğrendikten sonra bu yolu kullandılar. Özellikle de mantık ve ilahiyatla ilgili hususları öğrendikten sonra. Böylece İslâm toprakları bütün görüşlerin, dinleri arz olunduğu ve üzerinde tartışmaların yapıldığı bir alan haline geldi. Şüphesiz ki münakaşa, düşünmeyi ve bakmayı gerektirdiği gibi, üzerinde dikkatle durulması gereken çeşitli meselelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Her grup kendince doğru olanları almaya başladı. Bu mücadele ve düşünme, bazı kişilerin tartışma, mücadele ve araştırma konularında yeni metodları icat etmelerinde etkili oldu. Öğrenmiş oldukları felsefi düşünceler, delil getirme metodlarında ve bazı düşüncelerinde onları etkisi altına aldı. Bunların sonucunda da özel bir teknik olarak "Kelam İlmi" meydana geldi. İslâm topraklarında, müslümanlar arasında "Kelamcılar" denen yeni bir grup doğdu.
Kelamcılar, İslâm'ı müdafaa etmeleri, hükümlerini açıklamaları ve Kur'an'ın fikirlerini açıklamaları nedeniyle aslında Kur'an'dan etkilenmişlerdir. Araştırmalarının temeli de Kur'an'dır. Ancak onların, Kur'an'ı savunmak için felsefeyi öğrenmeleri, düşmanlarına karşı felsefe ile silahlanmakla; araştırma, delil getirme ve karar vermede özel bir metoda sahip oldular. Onların kullandıkları bu metod Kur'an'ın, Hadisin ve Sahabenin metoduna ters düştüğü gibi, araştırma, delil getirme ve karar verme konularında, Yunan filozoflarının metoduna da ters düşmekteydi.
Kur'an'ın metoduna muhalefetlerine gelince: Kur'an davette, fıtrata, yaratılış esasına dayanmaktadır. Kur'an bu fıtrata dayandığı gibi, insanlara da fıtratlarına uygun bir şekilde hitap etmiştir. Aynı zamanda da akli esasa dayanmaktadır. Akla dayanmış ve akla hitap etmiştir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz ki Allah'ı bırakıp ta taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapsa, bunu da ondan kurtaramazlar. İsteyen de istenen de aciz."
"Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. O, bir atılgan sudan yaratıldı ki, erkek ve kadının beli ile göğüsleri arasından çıkıyor."
"İnsan yiyeceğine bir baksın. Doğrusu suyu bol bol indirdik. Sonra yeryüzünü iyiden iyiye yardık. Oradan taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları, koca koca ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik."
"Kendi nefislerinizde de ayetler var. Hala görmez misiniz?"
"Yoksa sıkıntıya düşenin çağrısına icabet eden mi?"
İşte böylece Kur'an'ın metodunda; Allah'ın gücünü, ilmini, iradesini, fıtrat ve akıl esasına göre ispat vardır. Bu metod fıtrata uygundur. Her insan bütün benliği ve iç dünyasında Kur'an'a cevap verir, O'nu dinler. Hatta ateist bile O'nu akledebilir ve O'na boyun eğer. Bu metod insanlar arasında eğitimli eğitimsiz, üst/elit tabaka, alt tabaka ayırımı yapmaksızın her insana uygundur.
|