Giriş |  Kayıt

Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver

03 Haz 2010 11:59

Süper Moderatör
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14 Kas 2008 15:55
Başlıklar: 18027
Mesajlar: 18974
Çevrimdışı

Resim

Gökdelenlerin arasında yeşeren bahar dalları, arka sokakları süsleyen kiraz ağaçları ve kabuk değiştiren New York... Amerikan Rüyası’nın başkenti yeni fikirleri ve keşfedilmeyi bekleyen sokaklarıyla 23 Mayıs’ta yapılacak Türk Günü’ne hazırlanıyor.
Resim
Uzun zaman önceydi, Amerikan Rüyâsı beni de baştan çıkarıvermişti bir gün. ‘Yeni dünya’ya ilk ayak basan Avrupalıların duyduğu heyecana benzer bir ruh halinde özgürlük şarkıları söylüyordum. Hangi devirde ve nerede yaşarsan yaşa, ergenliğin sihirli kelimeleri bu şehrin DNA’sında yüklüydü: Sonsuz fırsatlar ve özgürlük...
Resim

Bunların hepsini tek bir şehirde, New York’ta bulacağımı umuyordum. Ne var ki, aynı dönem merak sardığım Amerikan edebiyatının içine daldıkça New York konusunda soru işaretlerim çoğalmıştı.
Resim

Oyun yazarı Edward Albee’nin Central Park’ta geçen ve absürd tarzın en iyi örneklerinden ‘Hayvanat Bahçesi’ oyununda toplum dışına itilmiş Jerry karakteri, Arthur Miller’ın ‘Satıcının Ölümü’nde işlediği o derin çaresizlik ve 80’lerin sonunda ‘New York Üçlemesi’nin yazarı Paul Auster’ın kilitli odaları keyfimi kaçırmıştı. Yakın şehirlerin tanıdık konforuna yenik düşüp “Amerika artık başka bahara” demeyi tercih etmiştim.
Resim


NEW YORK KLASİKLERİ
Resim
Milenyuma yakın bir kış günü New York’a turist olarak ilk ayak bastığımda amacım belki de neler kaçırdığımı görmekti. Brooklyn Köprüsü’nü geçip Manhattan Adası’na girdiğimde, sokaklar, caddeler hepsi tanıdık geldi. Şehre gelen her turist gibi ilk işim Empire State Binası’nın tepesine çıkmak oldu. Saatlerce kuyrukta bekledikten sonra 102. kata asansörle birkaç saniyede çıkıvermiştim. 170 ayrı dilin konuşulduğu, üç kişiden birinin yabancı olduğu New York mikro-dünyasıyla ilk kez orada tanıştım. Gördüklerim güzel veya çirkin değil sadece şaşırtıcıydı: Gökdelenlerin içinde odalar, odaların içinde insanlar, kutuların içinde karıncalar gibi görünüyordu. Gece mavisi ışıkların altından süzülerek ilerlediğim gemi turunda şehrin büyüsüne kapılmış, Özgürlük Anıtı’nı tahminimden küçük bulmuştum. Fotoğraf makinemi elimden düşürmemiş, Rockefeller Center ve Trump Binası’nı gezen Uzakdoğulu turistlerin, ofislerine giden New Yorkluların bile fotoğrafını çekmesini şaşkınlıkla izlemiştim.
Resim

5. Cadde’de vitrinlere bakıp 57. Sokak’taki zarif tasarımlı mücevherleri görünce aklıma Audrey Hepburn’un Breakfast at Tiffany’s filmi gelmiş, sonra da aynı ismi taşıyan Deep Blue Something’in o çok sevdiğim şarkısını mırıldanmaya başlamıştım. “New York’un filmi çekilmemiş tek bir taşı var mıdır?” diye düşünürken, yanımdan geçen adamın fena halde Woody Allen’a benzediğini görünce “Her şey olabilir burası New York” deyip belki de şu an kendimin de bir film karesinde olduğunu hayal etmiştim. Broadway’de müzikallere gitmiş, Times Square’e gelince “işte dünyanın merkezindeyim” hissine kapılmıştım. O zamanlar farkında değildim ama şehir adeta başıma vurmuştu. Dönüş yolunda tek bildiğim buraya en kısa zamanda geri döneceğimdi.

Resim

GİZLİ KALMIŞ NEW YORK

Gerçekten de öyle oldu. Seneler içinde birkaç kez nokta atışı geldiğim New York’u bu sefer doyasıya gezme niyetindeyim. Manhattan’daki otel odamdan aradığım New Yorklu dostuma, “neler kaçırdım merak ediyorum, bana şehrin gizli kalmış köşelerini anlat” derken, daha fazla bekleyemiyor ve kendimi sokaklara atıyorum. İşte New York yine etkisini gösterdi. Üstelik mevsim de bahar. İstanbul’da, Boğaz’da açan erguvanların üzerine ağaç tanımam ama Upper West Side’da yürürken gördüğüm çiçek açmış kiraz ağaçları ve mimozalar da hatırı sayılır güzellikte. İstanbul’un tozu daha ayağımdayken Central Park’ın yolunu tutuyorum. Efsanevi Beatles grubundan John Lennon anısına yapılmış, ortasında Imagine yazan mozaiğin yanından geçerken Lennon’un hayranı bir evsizin anıta taze çiçekler bıraktığını görüyorum. Köşedeki Dakota apartmanında oturmuş ve aynı yerde vurulmuş olan Beatles üyesi anısına parkın bu bölümünün ismi ‘Strawberry Fields’ olarak kalmış. Parkın içinde ve civarında görülecek çok şey var: Hayvanat bahçesi, mimari tasarımıyla dikkat çeken Guggenheim Müzesi, Metropolitan Museum of Art ve irili ufaklı galeriler...

Resim

ŞAŞIRTICI CHELSEA

Bu kez adanın batı yakasına doğru maratonum başlıyor. Hedefim sanat galerilerinin yeni adresi olan ve şehrin son senelerde yıldızı parlayan Batı Chelsea Mahallesi’ni keşfetmek. 20 ile 23. sokaklar arasında Art Gallery District’te 350 kadar sanat galerisi dizilmiş beni bekliyor. Çoğu öğleden önce kepenk kaldırmadığından sadece birkaçına girebiliyorum. Chelsea’nin simgesi haline gelmiş mimar Frank Gehry imzalı dokuz katlı ultra modern cam binanın yanından geçip, isminden mahalle pazarı olduğu izlenimi veren Chelsea Pazarı’na (Chelsea Market) geliyorum. Karşımda dev gibi duran bina 1890 tarihli ve uzun süre dünyanın en büyük bisküvi fabrikalarından biriymiş. Kapandıktan sonra Post-endüstriyel bir dönüşümle şehre geri kazandırılmış. Eskiden gelen kültür birikiminin sergilendiği binanın girişi şık yiyecek tezgâhları, kafe ve dükkânlarla dolu. Eski fabrika zemini olduğu gibi korunmuş, etrafı kullanılmayan borular süslüyor ve aydınlatma gece kulübü havasında. Etrafıma baktığımda rengârek cupcake satan dükkânın yanında olduğumu farkediyorum. Binanın üst katlarındaki eski bisküvi depoları tek odalı milyon dolarlık loft’lara dönüşmüş.



KASAP MAHALLESİ

Pazardan yola çıkmışken bir de bitişikteki kasap mahallesine göz atmakta yarar var. Beş dakika yürüdükten sonra yıldızı son senelerde parlayan Meat Packing District’teyim. Eskiden şehrin kasaplarının toplandığı ve hâlâ kamyonların cirit attığı bu bölgenin on sene öncesine kadar özellikle akşamları kötü bir şöhreti varmış. Son senelerde bu mahalle de büyük bir değişim geçirdi: Meşhur modacıların, tabanı kırmızı ayakkabı markasının avcılarının ve ünlülerin nereye taşındığını merak edenlerin akınına uğruyor. Gece olduğunda New York’ta yaşayan manken ve aktrislerin de buradaki çok sayıdaki kulüplerde boy gösterdiği mekân girişlerinde bir saatlik kuyruklar oluştuğunu anlatılıyor. Renkli gecelerin yaşandığı bu sokaklarda gündüz yapacak fazla bir şey yok, ancak her an bir moda çekimine denk gelebilirsiniz.

Resim

AVRUPAİ GREENWICH

Kasapları bırakıp Greenwich Caddesi’nden ilerledikçe baharda açan çiçekler konfeti gibi etrafta uçuşuyor. Manhattan’ın en yeşil sokakları sanki buraya toplanmış. Tarihi evlerin çoğunun dökme demirden yapılmış yangın merdivenlerini saksılar süslüyor. Şehrin bu tarafı oldukça sakin ve huzurlu. Bu mahallenin sakinleri arasında Dustin Hoffman ve daha bilmediğim nice sanatçı var. New Yorklular buraya kısaca Village diyor. Nedenine gelince: 1822’de tüm şehri tehdit altına alan sarıhumma salgınından kaçanlar burayı bir köy olarak kurmuş. Dikey ve gelişigüzel sokaklar, Manhattan’ın cetvelle çizilmiş planından farklı ve biraz eski kıtayı andırıyor. Geçtiğim parkta Türkçe konuşmalar duyunca kulak kabartıyorum. Bu sene 23 Mayıs günü Madison Caddesi’nde kutlanacak olan 29. Türk Günü Yürüyüşü’ne Türk Milli Futbol Takımı da katılacağından Türkler çok heyecanlı. Biraz önce buluştuğum ve 30 senedir Village’da oturan fotoğraf sanatçısı Metin Öner anlatıyor: “New York’ta Türkçe konuşulduğunu sıkça duyarım. Hayallerinin peşinden koşmak isteyenler buraya hala geliyor. Son senelerde NYC’de Türklerin sayısı mı arttı bilmiyorum ama kesinlikle varlığımız daha bir hissedilir oldu.” Mahallede yürüyoruz, Greenwich sanatçıların uzun zaman kalesi olmuş ama emlak fiyatları artınca mahalle profili biraz değişmiş. Şimdi Village’ın neredeyse yarısına New York Üniversitesi sahip. Akademisyen ve öğrencilere özellikle Washington Meydanı Parkı’nda rastlanıyor. Nihayet New York’un yeni bir yüzüyle daha tanışıyorum. Fotoğraf tutkunları için bu şehir bir cennet. Müzelerde, sanat galerilerinde sürekli sergi var. Şehir de zaten ‘beni çek’ diye bağırıyor.



SOHO’DA BİR KAFE

Rotamı aşağıya Soho’ya doğru çeviriyorum. Burada sokak tezgâhlarında türlü Hollywood filminin orjinal senaryoları satılıyor. Soho’nun Cast Iron Historic Distric diye geçen tarihi demir dökme binaların olduğu Wooster, Greene, Mercer sokakları çok canlı. Prince Caddesi’nde sıralanmış restoranlar arasında şık bir kırtasiyeci dikkat çekiyor. Burada herşey kâğıttan yapılmış. Aralarında avize, masa ve her tür hediyelik eşya var. Artık bir yorgunluk kahvesi içmenin zamanı geldi. Elime aldığım New York dergisinin editörlerinin hazırladığı ‘My First New York’ isimli kitapta Liza Minnelli New York ile ilgili “Burada herkes hevesli, aceleci ve hep daha fazlasını istiyor, hepimiz hala yeni yetmeler gibiyiz” diyor. Düşünüyorum da yıllardır okuduğum Amerikalı yazarlar beni fena halde yanıltmış. New York rüyası ölmemiş, aksine elle tutulur bir gerçeğe dönüşmüş.



“BENiM ÖZGÜRLÜK ŞEHRiM”

İlhan Erşahin (Müzisyen) New York’a 1990 yılında taşındım. ‘Warriors’ isimli filmi seyretmiş, Kerouac’ın “On the Road” kitabından etkilenmiştim. Rolling Stones grubundan Sonny Rollings’in saksafon solosunu ve Peter Tosh’u dinlediğimde New York hayalleri kurmaya başlamıştım. New York her zaman müziğin kaynağı olmuştur. Bir gün burada yaşayacağımı biliyordum. Bu şehir bana gerçek anlamda özgürlük veriyor. En azından yaşadığım East Village öyle. Burada sanki kendi adanda yaşar gibisin.

Mesela Paris çok güzel bir şehir ama Fransızların kurallarına uymak zorundasın. NYC bambaşka, burada kendinin efendisisin. Biraz Vahşi Batı gibi. Burada küçük bir kasabada gibiyim. Mahalle pazarından taze balık ve sebze alıyorum, konser veya partiye davetli değilsem mahallemden dışarı pek çıkmıyorum. Bisikletle dolaşıyorum. Burada sağlıklı ve organik ürünlere hemen ulaşmak büyük şans. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar yüksek standartlı gıdayı bulamazsınız.



İYİLEŞTİRİCİ BİR ŞEHİR: NEW YORK

Melis Alphan (Gazeteci, moda uzmanı) New York kadar hiçbir şehirde yürümüyor insan. Topuklu veya rahatsız bir ayakkabı New York seyahatini zulme çevirebilir. Bunun yanında tişört ve jean’den başka bir şeye ihtiyacı yok insanın bence. Yalnız, akşamları şık restoranlara gitmeyi düşünenler uygun kıyafetler getirmeyi ihmal etmemeli, bazı restoranlara jean ile gidilmiyor. New York benim için ‘iyileştirici’ bir şehir. Dünyanın en kozmopolit kenti, dolayısıyla insan kendini hiç yabancı veya dışarıdan biri gibi hissetmiyor. İstanbul dışında yaşayacağım tek kent New York. Her gittiğimde her alanda bir sürü yenilik olduğunu görüyorum. Değişik kıyafet peşinde olanlar Soho’daki veya Brooklyn’deki butiklere bakabilir. İnsan oradaki her şeyi almak istiyor.



NASIL GİDİLİR?

THY, İstanbul’dan New York’a haftanın her günü karşılıklı sefer düzenliyor. İstanbul’dan hareket saat 11:00’de, dönüşler ise 16:45’te yapılıyor.



NE ALINIR?

Madison ve 5. Cadde lükste zirve. Tasarım ve yaratıcılık arayanlar Soho’daki butiklerden şaşmamalı. New York’a bir saat mesafede tüm markaların toplandığı outletler var.



NE YENİR?

Yeni bohem tarz restoran ve kafeler Tribeca, Prince Street ve Williamsburg’ta. China Town, Little Italy, 5. Cadde ve 57. Sokak yakınlarındaki Fransız-Vietnam-Uzakdoğu mutfakları denemeye değer.


Başa Dön Başa Dön
 
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver
 1. sayfa (Toplam 1 sayfa)  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz


Aranacak:
Geçiş yap:  

Site haritası

guzel ilahiler | driver | parti organizasyon, parti makanlari | medyum, fal bak